" Ruhumuz Ölüyor. "



Sadri Alışık öldü,Nubar Terziyan,Sami Hazınses,Turgut Özatay,Belgin Doruk öldü.Siyah-
beyaz türk filmleri vardı.Ayhan Işık içerde ders çalışırken,mum ışığında onu okutmak için gizlice dikiş diken bir
annesi vardı…
Araba çarpıpta kör oluveren Ediz Hun’un ameliyatını yapan doktorlar ne de babacandı !. Ya o boğaza bakan tepedeki çam ağacının altında el ele tutusmalar… Kızlar aşkından verem olurdu o günlerde… Hepimiz Kemlalettin Tugcu kitaplarından fırlamış iyi cocuklardık.Kayınpederimiz Hulusi Kentmen gibi olsun diye hayal ederdik,yüzü asık,altın kalpli !. Adile Naşit hasta komşusuna çorba götürür,gözyaslarını gizyerek kahkaha atardı.Turşu yüzünden küserlerdi Münir Özkul’la,ağzımızda bir elma dolusu gülümseme.Soğuk bir Cuma sabahı bir elimizde beslenme çantamız,bir elimizde tereyağlı ekmek okula hazırlanırken AGA markalı lambalı radyodan ‘’halk hikayeleri’’ diyen gür sese hayran,masalcıklar dinlerdik;efektör Korkmaz Çakar !...
Belli belirsiz çıngırak sesinden anlardık yoğurtçunun geldiğini,Filiz Akın,Mithatpaşa Stadı önünde,bir elinde Beşiktaş Bayrağı, ekmek parası kazanan genç bir kızdı…

İnsanlar ölmezdi o filmlerde.Bazen, o da bir saniye sürerdi…

--

Yollara tükürüyoruz şimdi.Sevdiğimizden ayrılıp Boğaz Köprüsü korkuluklarında kameramanlar bekliyoruz.O babacan doktorlar yok artık. Hastanede rehin kalmış bebekler var.Çam Ağacınıda kesmişler.Yerinde gecekondular varmış diyorlar. Kayınpederler artık güler yüzlü,devlet ihalesi peşinde Uğur Dündar’dan kaçıyorlar….

‘’yeterki gel bana senede birgün’’derdi şarkılar. Şimdi ‘’neremi neremi’’diyor sarı saçlı şarkıcı…
Gençlik pop yoluna gidiyor.Veremle savaş derneğimiz var. Kızlar aşkından AIDS oluyor,artık arabalar şöyle bir dokunup kör etmiyor.Freni patlamış kamyonlar sokakta oynayan çocukları ezip evlere giriyor.Döner bıçağı ile gidiyoruz maçlara,kapıda bıyıklı adamlar bayrak satıyor,maçtan önce birlik ve beraberlik ruhuyla İstiklal Marşı okuyup,sonra birbirimizin sülalesine küfrediyoruz.’’Ben tarikatçıların oyununa geldim diyor’’yatakta gizlice kameraya alınmış Filiz Akın…

Dudaklarımızda banka reklamındaki mutlu çiftlerin sahte gülümsemesi.Sabahları SONY Hİ-Fİ’den Cem Ceminay dinliyoruz,’’Aygaz dı dı dım’’diye inliyor kulaklarımız akşamın sekizinde…
Ölümler artık yüzlerce yetmiş milyon saniye sürüyor.Simsiyah bir kutunun sayesinde…İşin kötüsü kanıksadık tüm bunları galiba…

Artık sokaklarda yaşlıları karsıdan karsıya geçiren cocuklar yok. Otobüslerde gazilere ait oturma yerleride yok. İşin kötüsü artık gazilerde yok !...

Tam bir hafta TRT’nin son haberlerinin sonunu dinledim. ‘’Kurtuluş Savaşı gazilerinden ……. Vefat etmiştir’’ haberi varmı diye ? hiç yoktu. Artık bu ülkede 29 Ekim’lerde gururla önümüzden geçen o dürüst vatanperver,borsa,döviz kurları ve yolsuzluklardan habersiz saygıdeğer insanlarda yok. Son defa Kurtuluş Savaşında kurtarmıştık bu ülkeyi bir daha kurtarmamacasına…

" Karar vermeden önce bir kez daha düşünün. "

" Geçenlerde bir yerde şöyle kısa bir hikaye okudum ve müthiş etkilendim, burada yazmadan edemeyeceğim. Lütfen 1 dk ayırın ve siz de okuyun. "
Hakim yaşlı çifte sormuş:
‘Buna yıldan sona niçin ayrılmak istiyorsunuz?’
Yaşlı kadın cevaplamış:
‘Hakim Bey bir ay öncesine kadar aklımda böyle bir şey yoktu.Eşim bana bir mine çiçeği hediye
getirdi,ben de çiçekleri çok severim.Çiçek çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve kocam düzenli
aralıklarla sulanmadığında çiçeğin öleceğini söyledi.Ben kemik rahatsızlıkları olan bir
insanım.Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde,bir gün fark ettim ki kocam bir kez
olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp da çiçeği sulamadı.Bunun üzerine ben de bu kadar
düşüncesiz bir insanla yaşayamam gerektiğine karar verdim.’
Hakim kadına hak vermiş;ama adettendir diye bir de adama sormuş:
‘Senin söyleyecek bir şeyin var mı?’
Yaşlı adam cevaplamış:
‘Eşimin anlattığı her şey doğru,tek bir şey dışında.Mine çiçeği çok sulandığında ölür.Karımın kemik
rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir;ama eşim bunu yapmadığı için ben
de bu yalanı buldum.’Çiçeği ölmesin’diye her gece kalkmak zorunda kaldı.O her uyandığında gidip
çiçeğin suyunu boşaltır,peçetelerle toprağını kuruturdum.Sonra da yatağa gelip bana hayatı
bahşeden,canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya seyrederdim’
Hakim çifti boşamamış..

" ANLAR - Jorge Luis Borges "

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
ikincisinde daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.
Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim,
seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
daha çok dağa tırmanır,
daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya,
Daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu
hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve
verimli kılan insanlardan olurdum.
Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar, siz de "an"ı yaşayın.
Hiçbir yere, yanına; termometre, Su, şemsiye ve
paraşüt almadan gitmeyen insanlardanım ben.
Yeniden başlayabilseydim,
ilkbaharda, papuçlarımı atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayakla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer
Ama işte, 85ˊimdeyim ve biliyorum
Ölüyorum
Arjantin-1985
Jorge Luis Borges

“Çocukluğuma İndim.”

  
“Yıllar ne de çabuk geçiyor.” Aslında çok kullandığımız sıradan bir cümle bu. Ama yürekleri sızlatan KOR eden bir cümle. Ayrılığı hüznü, geçmişi, yaşanmışlıkları, acıları, kederleri anlatan bir cümle. En çok da çocukluğa duyulan geçmişe duyulan özlemi anlatan bir cümle.
   Bu cümleden yola çıktım bugün. Gençliğimi çokça da çocukluğumu özledim bu gece. Yazar rahatlarım belki. Günlük sıradanlıktan, sıkılmışlığımdan kurtulurum belki bir nebze, belki de bu daha da arttırır içimdeki o geçmiş özlemini, çocukluk özlemini kim bilir.
   Küçük bir köydü doğduğum, doğduğum yer belki de birçoğumuzunkiyle benzerdi birçok yönüyle. Ormanların, ardıç ağaçlarının içinde yeşilin kalbinde geçen bir çocukluktu benimkisi. Yoksul ama mutlu bir çocukluk, acı ama unutulması zor bir çocukluk, kimsesiz ama sevgi dolu bir çocukluk. Dağda, kırda, bayırda; doğayla, yeşille, dost bir çocukluk. Her çocuk gibi her insan gibi annesini çok seven bir çocukluk.
   Çocukluğumda yaramazlığım dillere destandı ele avuca sığmazdım, kimse baş edemezdi, hiçbir kurala uyduğumu hatırlamıyorum. Şimdilerde buna hiperaktivite deniyor, hepimizin içinde olan.
   Sevindirmek istemiştim annemi her çocuk gibi, belki dedim mutlu ederim onu bir an olsun, babam yoktu çook uzaklardaydı. Belki gelirdi belki gelmezdi, belki görürdüm birkez olsun, belki de hiç göremezdim. Dedim ya sevindirmek istedim annemi. Mevsim ilk bahardı. Kuşlar cıvıl cıvıl, ağaçlar yemyeşil. Güneş de bir o kadar sevecen ve şefkatliydi. Kimseye haber vermedim her zamanki gibi kafama koydum yapacağım annemi kesin mutlu edeceğim. Sevinip sarılacak bana tüm sevgisini sonuna kadar çekip alacağım. Bir dahaki seferi düşünmeden.
   Düştüm yollara ne kadar gittim hatırlamıyorum. Bir kayalığın yakınına geldiğimi hatırlıyorum. Mevsim ilk bahar dedim ya, bu mevsimde sadece çiçek olur benim yaşadığım yerde. Başka da bir şey düşünmez ben yaşında biri. Çiçek vermeliydim anneme tüm annelerin sevdiği en bayıldığı bir çiçek. O mevsim sümbül olur, çiğdem olur başka da bir şey olmaz. Benim bildiğim de sadece bunlar daha doğrusu. Yaşım 5 ya var ya yok.
   Görmüştüm kayanın ucunda o beyaza çalan açık maviye çalan belki de cennet gibi kokan sümbülleri. Almalıydım alacaktım koymuştum kafama. Ama tam kayalıkların ucundaydı. Çok sarp bir yerdeydi. Hiç düşünmedim yavaş yavaş yaklaştım kayalıkların ucuna çok dikti anlatamam aşağısı yüksek bir uçurum. Düşsem parçamı kimse bulamaz. Ama çocukluk işte bunların hiç birini düşündüğümü sanmıyorum. Kayalıkların ucuna kadar geldim küçük bir ardıç ağacının olduğunu hatırlıyorum. Dalından sıkıca tuttum. Usulca uzandım ve bir tutam kopardım uçurumun ucundaki sümbülden. Bu kâfi gelmedi biraz daha almak istedim biraz daha yaklaştım. Bir an ayağımın kaydığını hissettim.Düşmek üzereydim. Sanki bir melek beni engelledi düşürmedi. Son bir hamleyle ardıç ağacının dalına sıkıca tutundum. Rabbim olacak nefesimi saymıştı daha alacak çook nefesim vardı. Yavaşça kendimi yukarı çektim. Toplamıştım çiçekleri. O kadar güzel kokuyorlardı ki şimdi bile burnumda kokusu.
   Sevinçle koştum hiç arkama bakmadan. Küçükken hep şöyle derlerdi; Uçuruma yaklaşma şeytan seni iter. Bu sözü orada çürüttüğümü hatırlıyorum sadece. Annemin dünyalar kadar sevindiğini hatırlıyorum. Nerden aldığımı sorduğunda ise ona yalan söylediğimi tahmin edebilirsiniz.
   Aradan uzun yıllar geçti. Hep geçtim o uçurumun, altından. Her baktığımda içimi cız etti. Şimdiki aklım olsa mümkün değil asla çıkamam. Hala nasıl düşmediğime hayret ediyorum. KADER dediğimiz şey bu kesinlikle. Öldürmeyen ALLAH öldürmüyor.  20.01.2012 – 23;23

" ZAMAN AMANSIZ ZAMAN… "

ZAMAN AMANSIZ ZAMAN…

Yüksek binalara teslim olduk, ruhumuz eski kaldırımlarda kaldı,
Acımasız yıllar benim de geçliğimin katili,
Zaman! Ey zalim amansız hastalıkların devası zaman!
Ben miydim sadece sana karşı durup isyan bayrağı açan.

Ağır aksak geçseydin, benliğimde silinmezdi aniden izlerin,
Durmaksızın akan sen miydin?
Yoksa hatırlayamadığım benliğim miydi geride kalan?
Ufuk çizgisi gibiydi seçilmezdi bakıldığı zaman ta uzaklardan.
Cahit KÜÇÜK 13.01.2012 - 04;35

“ Pişmanlıklar ve Keşkeler Üzerine Anlaşılması Zor Bir Yazı. “


“ Bazen öyle duygular vardır ki anlatmak için kelimeler yetmez denir ya inanmazdım. Cidden varmış. Bazen bir şeyi anlatmak için kelimeler yetmez hatta bir kitap yazmak dahi kafi gelmez. Söylemek istersin kelimeler düğümlenir bağırmak avazın çıktığınca haykırmak istersin ama nafile beceremezsin.”
“Belki dersin birgün gelir de bu bir rüyadır derim uyanırım. Her şey istediğim gibi olur ben de sonsuz mutlu olurum. Belki de öyle olur ama şu an değil. İçinde bulunduğumuz şartlar yaşantımız iş hayatımız ailemiz ve belki de yaşadığımız tüm her şey bunun olmasına engeldir.”
   “ Çoğu zaman bırakıp gitmek istemişimdir yaşadığım ortamı, kaçmak kurtulmak istemişimdir nefes aldığım o atmosferden o beni boğan oksijeni tükenmiş mekandan, bir araca atlayıp uzaklaşmak arkana bile bakmadan taa en uzaklara gitmek farklı lezzetteki oksijenleri tatmak.”
    “ Hep ertelenmişlikler, pişmanlıklar kaplamıştır dünyamı; yarın yaparım, keşke orda olmasaydım, keşke bir daha yapmasaydım, keşke bir beş dakika daha zamanım olsaydı; keşke keşke keşke. Bitmez tükenmez keşkeler ve pişmanlıklar.”
    “ Büyük ölçüde keşkeler ve pişmanlıklardır hayatımızı kaplayan. Sıra sıra sıralanmıştır tüm yaşam çizgimiz üzerinde. Kısa da olsa uzun da olsa hiç fark etmez insan ömrü. Hepimiz bir yerlerde birileriyle hep yaşamışızdır bu duyguları. “
    “ Eğer hayata bir kere daha gelmiş olsaydım ki olmayacağını biliyorum ama olsun, yine de böyle bir düşünce bile bir mutluluk kaynağıdır; İnsan olmayı hiç istemezdim. Bir ot bir çalı veya bir kaya parçası olabilirdim. Belki bu bir isyan bu bir nankörlük olarak düşünülebilir. En azından şu zaman diliminde bunu istemezdim.”
    “ Tamamen çıkar üzerine kurulu  samimiyetten uzak, hiçbir sürekliliği olmayan yalancı bir döngü üzerinde yaşantımız. İnsanlar çoğaldıkça bu samimiyet ters orantılı olarak sürekli azalıyor ve belki de gün gelecek tamamen bitecek. Duygusuz ve kupkuru bir yaşam, kupkuru bir ruh alemi olacak. “
     “ Bilmiyorum anlatabildim mi ama kısaca şu var ki; Hayatımız sevgiden uzak ve bir o kadar da karmaşık. Sanırım bundan kurtuluş da pek mümkün görünmüyor. “ 15.01.2012 - 01;58

“ Eyvah’! Ölen Benmişim… “


" Neden yatıyorum ben burada? ne yapıyorum bu yol ortasında? yer de çok soğuk, üşüyorum her yanım da uyuşmuş. Kafam neden kanıyor biriniz yardım edin kaldırsın lütfen, ben soğuktan hiç hoşlanmam. Kim bu insanlar? Etrafımda neden toplanmışlar? Dağılın lütfen nefes alamıyorum. Ağlaşıyorsunuz hepiniz, ne var ne oldu? Birine bir şey mi oldu? Biri bana anlatsın lütfen. Şu ağlayan da kim? kuzum sen misin babacığım neden ağlıyorsun? baba babam, babacığım diye, buradayım işte yanındayım, bak işte .Kuzum lütfen yüzüme bakar mısın? Küs müyüz? Ama ben sana daha sabah işe giderken harçlık da vermiştim ayakkabın da yeni. Ağlama lütfen ağlamana hiç dayanamam bilirsin. Yavrucuğum küçük bebeğim sen neden ağlıyorsun? Okulda arkadaşınla mı kavga ettin? Annen mi kızdı yoksa? harçlığın kalmadıysa vereyim, öpmeden mi gittim seni söz bir daha yapmayacağım, seni hep öpüp koklayacağım, her gün bağrıma basacağım doya doya. Eşim hayat arkadaşım can yoldaşım sen neden ağlıyorsun? Neden feryat edip beni çağırıyorsun buradayım işte bakar mısın yüzüme. Hem yardım et de kalkayım ayağa çok üşüdüm. Ağlama lütfen dayanamam ağlamana. Seni çok sevdiğimi biliyorsun ama lütfen yapma. Anacağım babacığım da burada neden ki ne oldu burada neden ağlıyorsunuz ben hepinizi ağlarken görmemiştim hiç. Birine bir şey mi oldu? Dedem mi öldü yoksa? Yaksa kardeşlerime mi bir şey oldu? Lütfen ağlamayın lütfen... Kaldırın beni şu soğuk betondan."
      Neden kapattınız beni bu ıssız soğuk odaya? neden her yer karanlık? Biriniz ışıkları açın. Karanlıktan çok korkarım ben. Lütfen yardım edin lütfen. Kalkmak istiyorum elimden tutun lütfen çıkmak istiyorum buradan. Bu adam da kim iri yarı? Hayatımda hiç görmedim. Hem neden bana dokunuyor neden oramı buramı karıştırıyor. Lütfen dökme o suyu çok sıcak. Yandım ben lütfen dökme. Oyy neden soğuk döküyorsun bu kez de yok mu bunun bir ortası. Bu gelenler de kim? Anneciğim babacığım neden ağlıyorsunuz? Ağlamayın lütfen. Ama ben sizin ağlamanızı istemiyorum. Konuşmak istiyorum bu çenemdeki bağlı olan bez de neyin nesi açın şunu çözün çenemi. Anlatacaklarım var benim neden yapıyorsunuz buna bana? Ayağa kalkmalıyım yürümek istiyorum. Parmaklarım neden birbirine bağlı çözün lütfen. Hem üzerimdeki elbiseleri neden çıkardınız, Çırılçıplak yatıyorum burada giyinmeliyim.
       Bu kalabalık da neyin nesin? Nereye gidiyor bu insanlar? Sanırım bir olay var ya da biri mi ölmüş? Yaklaşayım biraz kim acaba? Annem de burada, baba sen de mi geldin? Eşim güzel eşim, kuzucuklarım siz ne yapıyorsunuz bu kalabalıkta? Kaybolacaksınız ezileceksiniz şimdi. Beni bekleyin lütfen. Hem neden ağlıyorsunuz? Yeter ağladığınız bu kadar. Bugün sürekli ağladınız yapmayın ama. O önde duran imam değil mi neden saf duruyor insanlar. Hepside tanıdıklarım akrabalarım bunlar. Sanırım bizden biri ölmüş olmalı. Ama kim biraz daha yaklaşıp yakından bakayım. Ama imam sanırım namaza durdu ben de durayım şurada. Ey Cemaat merhumu nasıl bilirdiniz dedi şimdi. İyi biliriz, Hakkınızı Helal Ediyor musunuz? Dedi. Ediyoruz helal olsun, helal olsun, helal olsun…
       Mezarlık değil mi burası? Çok da kalabalık. Amcalarım da gelmiş teyzelerim de babam da burada tüm eş dost toplanmış. Eksiksiz herkes burada. Hiç bu kadar kalabalığı bir arada görmemiştim. Eş dost hiç bu kadar bir arada olmamıştı. Galiba ölen tanınmış birisi. Allah taksiratını affetsin. Sanırım şimdi tabutu açacaklar, çok merak ediyorum yaklaşıp bakacağım da kimse müsaade etmiyor. Neyse dinleyeyim bakalım imam ne söylüyor? Çok da genç galiba insanlar feryat figan ediyor. Vah vahh genç olması da çok üzüyor insanı. Mezara koyuyorlar galiba aman incitmeyin yazıktır. Çokta soğuk olmalı bu havada toprak dikkatli koyun bir yeri acımasın. Toprak atıyorlar üzerine. Annem de atıyor babam da atıyor toprak eş dost toprak atıyor, kuzucuğum siz neden ağlıyorsunuz ki ölen kim anlamış değilim. Ben buradayım ama kim ki bu ölen. Allah’ım sabır ver yarabbim. İyice üstünü de örttüler imam duayı yapıyor. Amin amin amin.
      Dağılıyor herkes durun nereye gidiyorsunuz? Biraz daha durun daha yeni gömdünüz cenazeyi. Neyse herkes gittiğine göre ben de gideyim işlerim var bir yığın. Yarına da yetiştirmeliyim…… Bu kafama değen de ne? Bırakın beni gitmek istiyorum… EYVAAAH EYVAAAH EYVAAAH.
      Ölen ben mişim eyvahlar olsun, ölen ben mişim, eyvahlar olsun. Bırakmayın beni burada yapayalnız.  Allah’ım çok da gencim neden ben? Neden? Neden? Bana bir şans ver Yarabbim bir şans daha ver, Daha yapmam gereken çok işlerim var yavrularım çok küçük onları büyütmeliyim, okutmalıyım onları, eşim ne yapar? Annem babam perişan halde kaldılar. Ne olur Rabbim bana bir şans daha ver. Eyvahlar Olsun! eyvahlar Olsun ……

" Doğu'nun Limanları . "


" Her şeye karşıydı. Kanunlara, dine, geleneklere, paraya, politikaya, okula.. Saymakla bitmez. Değişen ve değişmeyen her şeye karşı. "Aptallığa, zevksizliğe, örümcek kafalara karşı." derdi. Muazzam ayaklanmalar hayal ederdi.

Kendi yolunda tıkır tıkır yürüyen bir dünya istemiyordu artık; rayından çıkan her şey, yıkıcı sanat, bozguncu ayaklanmalar, sınırları zorlayan keşifler, delice hevesler, tuhaflıklar deyim yerindeyse onu kendinden geçiriyordu, hem de delilik derecesinde.

İnsanların isyancı doğduğunu, okulun ise onları boyun eğen, kaderine razı olan, evcilleştirilmesi daha kolay varlıklar haline getirdiğini söylerdi. Geleceğin devrimci önderleri böyle bir yola giremezlerdi. O şekilsiz sürünün içinde boğulup gidemezlerdi.

Çocukları için, hiçbir okulun kabul etmeyeceği öğretmenler isterdi. "Gerçek üstatlar" derdi, "insana farklı gerçeklikleri öğretenlerdir."

Siz de takdir edersiniz ki bir isim bembeyaz bir sayfa olmalıdır ki, kişi ömrü boyunca yazabileceği ne varsa yazsın.

İyi bir dava uğruna kötü çocuk olmak, insanın başına çok sık gelmez.

Bir kahraman olduğunuzu inkar etmeye kalkıştığınızda şanınız iyice yürür; üstelik size bir de alçakgönüllülük payesi verirler. Söylediklerine göre, kahramanların en yüce erdemiymiş bu.

İçimi kemiren bir ur olsa, onu da mı seveyim etimdendir, kanımdandır diye?

Savaş kimi insanların zekasını ve enerjisini harekete geçirir. Bazen iyi yolda. Ama genellikle kötü yolda.

Aşk ilk günkü gibi kalabilir, heyecan da öyle. Aylar da geçse, yıllar da geçse. Hayat, insana bıkkınlık verecek kadar uzun değildir.

Gene de hayatta kalabildimse, hayatta kalmamak da irade gerektirdiği içindir. O bile, elimi ölüme uzatacak güç ya da istek bile yoktu bende. Birkaç şişe ilaç alsam, merdivene koşsam, çatıya çıksam, boşluğa atlasam.. Bina sadece iki katlıydı; ama şansım yaver giderse bütün kemiklerimi kırardım.

Gelmemenin bir vakti yoktur. İnsan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır. Bir yıl mı geçmiş? Ne yapalım, dersiniz, hazırlanması en az bir yıl sürerdi zaten.. İki yıl mı geçmiş? Gelmesinin eli kulağındadır. Sanırım hayatını yollara saçmayı ve dönüp toplamamayı alışkanlık edinmişti.

Zaman denen şey bir yanılsamadır. Geçmişin, saatlerin ve günlerin ve haftaların ve on yılların kül kadar ağırlığı vardır; gelecek zamansa, isterse sonsuza dek sürsün, daima saniye saniye yaşanır.


" Evlilik üzerine bir yazı. "


" Evlilik üzerine yazılmış binlerce hatta milyonlarca yazı vardır biliyorum. Belki de yazılmamış hiç birşey de kalmamıştır. Ama olsun bir de ben yazsam ne eksilir dedim ve yazmaya karar verdim.İyi mi ettim? kötü mü ettim? onu yazının sonunda göreceğiz.
 "Herşeyden önce evliliğin birinci ve en önemli ana kuralından başlamak bunu özellikle vurgulamak isterim; "EVLİLİK BİR KURUMDUR."  Evlilik bir amaç için oluşturulmuş bir kurumsallaşmadır. Eğer ki bunu bir kurum olarak görmez, kurallara uymaz isek sonuç genellikle "Anlaşarak Ayrıldık" şeklinde sonuçlanan bir dönülmezle nihayet bulacaktır."
 "Yapılan bir çok araştırma, birçok analiz ve anket göstermiştir ki; evlilikte devamlılığın ana şartı karşılıklı anlayış sevgi ve hoşgörüdür. İlk atılan temeller de bu minval üzerine atılmalıdır.Bilinmelidir ki; geçen hergün yaşanan her zorluk yapılan her münakaşa evliliğin olgunlaşma ve devamlılık şartıdır. Basit kusurlar karşıklıklı tahammülsüzlükler bu ömrün kısa hatta çok çok kısa olmasının ana sebeplerindendir."
 "Evliliğin ta başında yapılan ciddiyetsiz ve düşüncesiz davranışlar bu kurumun temeline atılmış dinamitlerdir. Saygının ve mesafenin bittiği bir evliliğin uzun sürmesi ve bu kurumun devamlılığının sağlanması imkansızdır.
 " Evlilik kurumu Adem Peygamberle gelen bir kurumsallık olduğuna göre bunun temelleri de din unsuru üzerine kurulmuştur ve bu son derece doğal bir durumdur. Din; Özellikle İslam dini neslin ve dinin devamı topluluğun mutluluğu için evliliğe çok önem vermiş bu konuda kişilere ciddi sorumluluklar yüklemiştir. Bu yüklenen sorumluluklar kesinlikle mutluluğun temel anahtarıdır. Bu kurallara uyulduğu takdirde mutluluk kesinlikle sağlanacaktır. "
  " Günümüzde bu kurallar tamamen yozlaşmış evlenecek çiftler kurumsallığı değil tamamen kendi nefsani arzularını düşünür hale gelmiştir. Toplumun devamlılığı için evlilik kurumunun sürekliliği esastır. Her birey toplumun devam için üzerine düşen görevi yapmakla mükelleftir.
 " YOK BEN HAYATIMI YAŞAYACAĞIM" diyenlerin okumaması gereken bir yazıdır yada kesinlikle okuması gereken bir yazıdır. Buna kara verecek olan ben değilim tabi ama bunu diyenlerin de hayatlarının son demlerinde keşke keşke dediklerini çok görmüş çok yaşamışızdır.
 " Kıssadan hisse EVLİLİK pişmanlıktır demeyelim kurumsal kimliğimizi kesinlike devam ettirelim."
Evlilik ve mutluluk üzerine bir kaç güzel söz ; 
“Sizin hayırlınız, kadınlarına hayırlı olan (iyi davranan)dır.”
- “Kadınlara ancak kerîm olanlar ikrâm ederler (değerli olanlar değer verirler); onlara kötülük edenler ise leîm (kötü) kişilerdir.”
- "Kadınlarınıza karşı hayırlı olmayı birbirinize tavsiye edin." 
"13.Ağustos.2011- 00;11 "
 
 



"Anlamak zihnin değil gönlün işidir"


 
"Anlamak izafi bir kavramdır. Hayatımızın her safhasında yaşlandıkça değişen, farklılaşan veya zamanla bilmediklerimizi de içine alarak genişleyen bir idrak halidir. Şayet anlamak zihin işi olsaydı ve somut nedenlere dayansaydı, anladıklarımız değişmeyecek, sabit kalacak ve bizler de yaşam devrelerinde yanılmayacaktık. Hâlbuki yaşamımızın her safhasında tutku ile bağlandığımız, peşinden koştuğumuz, inandığımız nice konu ve mevzuların zamanla bizi yanılttığını, hayal kırıklığına uğrattığını veya anlayışlarımızın eksik olduğunu fark eder, bunu cahilliğimize sayarak işin içinden çıkmaya çalışırız.
         Aslında bizim anladığımız gibi somut bir oluşum yoktur. Hâlihazır durum bir yanılsama ve görüntüden ibarettir. Etrafımızda gördüğümüz her şeyi somut olarak algılamamızdaki neden, üçüncü boyuta ait bir bedenin kural ve prensipleri ile sınırlı yaşamak mecburiyetinde oluşumuzdur. İşte bu mecburiyet ve zorunluluk genelde anlayışlarımızı somut olarak algıladığımız zannı ve alışkanlığı yaratmış ve yaratmaktadır.  Hâlbuki bütün oluşumlar düşüncenin şekillendirdiği enerjinin yapılanmasıdır. Bu yapılanma ruhsal enerji ile bir bütünlük halindedir ve bu ikilem hertürlü canlılığın ve var oluşların temelini oluşturmaktadır. Bundan dolayı etrafımızda gördüğümüz her şey canlı olup bir şuura sahiptir. İrili ufaklı bu mahşeri canlılık ve şuursallığın içinde algıların etkilerin ve tesirlerin önemi son derece önemlidir. Nitekim bizler bu bütünlüğün bir parçası olarak içinde bulunduğumuz bu âlemi, sezgilerimizle, algılarımızla ve hissettiklerimizle anlamaya çalışır, bilgi ve bilincine sahip oluruz. Onun için içsel sesimizi, hislerimizi, duygularımızı anlamaya ve onlara devamlı kulak vermeyi alışkanlık haline getirmemiz gerekir. Yoksa bastırmak, susturmaya çalışmak ve önemsememek sonucu kendimizde gerçek bir körlüğün oluşmasına sebep olabiliriz ki bu gelişim içinde olumsuz bir durumdur…" 07.08.2011

Eski Sevdalar Çook Uzaklarda...

" Nasıl da sevdalarımız vardı bizim; pırpır uçuşan taze yüreklerde, aklı hayaliyle yaşayan, gülüşüne dünyayı verebileceğimiz, ağladığında gök kubbe başımıza çöktü sandığımız, yürürken yanında yere basmayan ayaklarımız, nefes alırken kalbimizin atış hızını sayamadığımız, ne sevdalarımız vardı bizim.Bilemedik kıymetini, geçti mazide kaldı, silindi suya yazı yazar gibi, olmamış oldu, görmemiş olundu, sağ göz baktı sol göze söylemiş oldu. Her yalan şey gibi o da yalan oldu çook uzaklarda kaldı..." 17.06.2011 01;05

Yeni Gün ve Hüzün...

" Aslında her yeni gün bir hüzündür arkasından ağlanması gereken.Gelmeyeceğini bile bile seviniriz güleriz eğleniriz.Ama ömür geçmekte hayat hızla akmakta. İş güç, alışveriş, kavga gürültü her türlü dünyevi arzularımızın peşinde bir oraya bir buraya koşup durmaktayız."
"Öyle zamanlarımız vardır ki hayatımızda; geçmesini istemeyiz, dursun isteriz akıp giden herşey. Bazen geri gelsin isteriz özlem duyduğumuz mutlulukla yaşadığımız güzel birşey. Belki de geçip giden zaman değil, yaşayamadığımız bitmek tükenmek bilmeyen doyumsuz arzularımızdır. İnsan gün geçtikçe yada ömürünün sonuna yaklaşmakta olduğu hissine kapıldıkça daha bir artıyor içindeki sonsuz hüzün duygusu."
" Her yenigün bir hüzün, her hüzün yeni bir yaradır gönülde. İnsandır aslında hüznün diğer adı sadece ona hastır bu duygu. Belki de yaradan tüm mahlukata vermiş olsaydı bu duygunun tadını kalmazdı hiçbir anlamı."
15.06.2011 - 05;35

diicap's photostream

Leonardo DiCaprio

” Dünya değişiyor, bunu suda hissediyorum,toprakta hissediyorum, kokusunu alıyorum.Eskilerden pek bir şey kalmadı.Zira hatırlayanlardan yaşayan da yok artık. “

Leonardo DiCaprio

"Anlatamıyorum"
Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda;
Dokunabilir misiniz göz yaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum; Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum
Orhan Veli Kanık